2 Mart 2011 Çarşamba

Marx ve Engels: Hayvanları Taklit Etmek

Taklit yetisi insanın ayırıcı özelliklerinden biridir. Bazıları bu özelliği, hayvanları insanlardan “ayıran” bir fark olarak kullanırlar. Fakat bunun problemli olduğu açıktır, çünkü bu, insandışı varlıkların, taklit edilen şeyler olarak, daima insanı sorguya çekeceği anlamına gelir. Freud bu konuda gayet nettir; son dönemdeki psikanaliz uygulamalarında da, bir bilinçdışı kuramının, insanlar ile insandışı varlıklar arasında katı bir ayrımı imkânsızlaştırdığına vurgu yapılır (bkz. Lippit'in, Freud ve Breuer’i tartıştığı Electric Animal adlı eseri ve Ziser'in Angelaki dergisindeki "Mirrors" makalesi). Marksizm de, özellikle emeği öne çıkardığı durumlarda, doğalcı bir cemaati savunması gerektiğini düşündürmektedir. Bunun , bugün var olan tüm Marksizm biçimleri için geçerli olduğunu ortaya koymak için detaya girmeyeceğim, ama genel bir ilke olarak her türlü cemaat formülasyonunun –ya bir kimlik politikası biçiminde ya da marjinal vakaları açıklamada yetersiz olduğu gerekçesiyle– içkin bir insanmerkezcilik eleştirisi sunduğu anlaşılmaktadır.


Bu söylendikte, bu gelenekler içerisinde (ayrıca daha muhafazakâr başka felsefe geleneklerinde de), mimetik veya refleksif yetilerin son tahlilde bir ayrım çizgisi işlevi gördüğü örneklere işaret edebiliriz. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde bunun paradigmatik bir örneğini verirler:

İnsanları hayvanlardan ayırmak için bilinci, dini, veya dilediğiniz herhangi bir unsuru öne çıkarabilirsiniz. Ama insanlar kendilerini hayvanlardan, hayatta kalma araçlarını ürettikleri anda ayırt etmeye başlamışlardır – bu onların fiziksel örgütlenmelerinin koşullandırdığı bir adımdır. İnsanlar, hayatta kalma araçlarını üretmekle, dolaylı olarak maddî hayatlarını üretirler.

Gerçekten de insanları hayvanlardan ayırmak için dilediğiniz farkı öne çıkarabilirsiniz; antropolojizmin bu denli etkili bir ideoloji olmasının sebebi de budur. Zaten yeterince eleştirilmiş bir antropoloji makinesinin üzerinde durmak için söylemiyorum bunu, niyetim Marx ile Engels’i pasaklı hümanizmleri veya emeği ontolojize etmeleri yüzünden haşlamak da değil. Bu pasaj, bu unsurların birbiriyle nasıl örtüştüğünü gösteriyor. Bilinci (veya herhangi başka bir refleksif yetiyi) insanın ayırt edici yetisi olarak öne çıkardığınızda,  üretimin yoktan [ex nihilo] doğmasını da açıklamış olursunuz. İnsan, sadece insana özgü bir tarzda, kendisini önceleyen hiçbir model olmaksızın, üretmeye başlar – her ne kadar o üretim, modellere dayanan bir üretim olsa da.

Bu hikâyeye anlam verebilmek için bir tür doğalcı mekanizmaya ihtiyaç var gibi görünmektedir – başka hayvanların içgüdülerinden hiç de farklı olmayan alışkanlıkların hâsıl olması gerekir (o zaman ontolojik ayrımın nasıl oluştuğu sorusu gündeme gelir). Bu yanlış başlangıçtan itibaren, Benjamin’in (ondan önce Scholem’in, şimdi de Agamben’in) dünyasında buluruz kendimizi; bu dünya bizimkine çok benzer ama şu küçük farkla ki, biz asla insan olmamışızdır. Bence bu hikâyenin yorumunda hâlâ kimse Nietzsche’nin eline su dökemez.
Fakat, başka bir yolu izlemek de mümkündür; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde bulunabilir bu yol. Burada da taklit yetisi insan denen hayvan açısından hayatî bir özelliktir, ama bu sefer diğer hayvanlardan yalıtılmış değildir. Kime sorsanız, hayvanların da taklit yetisi olduğunu söyleyecektir; bu yetinin, doğası gereği, hiçbir zemini yoktur (sizin taklitlerinizi taklit ederek taklit etmeyi öğrenirim). Taklit doğanın parçası olarak zaten dolaşımdaysa (Deleuze, Hume okumasında bunu ortaya koyar), o zaman insanlar, hayvanlara karşı hareket etmek yerine, onlarla birlikte hareket ederek ekonomik gelişimlerini gerçekleştirebilirler.

Engels, “ilk büyük toplumsal işbölümü”nün , evcilleştirilmiş hayvanlar ile evcilleştirilmemiş hayvanların üretimde yarattığı farklardan doğduğunu yazar: evcilleştirilmiş hayvanlar “sadece süt, süt ürünleri ve daha çok et sağlamakla kalmazlar; hammadeler arttıkça yaygınlaşan, deri, yün, keçi kılı ve dokuma malzemeleri gibi ürünler de” verirler.
Kırsal kabilelerin başlıca takas parçaları, büyükbaş hayvanlardı; büyükbaş hayvanlar, diğer tüm malların değerinin ölçüldüğü ve hepsinden makbul görülen mallardı – kısaca, büyükbaş hayvanlar para işlevi kazanmışlardı ve daha o aşamada paranın rolünü oynuyorlardı [...] Yüksek Turan yaylalarının ikliminde, ot ve saman yedeklemeden uzun ve sert kışları atlatmak imkânsızdı. Bu nedenle buralarda, toprağın çayırla örtülmesi ve tahıl ekimi şarttı. Karadeniz’in kuzeyindeki stepler için de aynı durum geçerliydi. Ama büyükbaş hayvanlar için ekilen tahıl, kısa zamanda insanlara da besin oldu.

Engels bundan sonra, hayvanlar gibi beslenmeyi öğrenen kırsal kabilelerin bir süre sonra büyük bir işgücüne ihtiyaç duyduklarını yazar. Kölelik şart olur ve böylece toplumsal işbölümü tamamlanır. Ancak bu eğrinin temeli, hâlâ, insanlar ile insandışı hayvanların üretim kapasiteleri arasındaki fark, ve farklı türlere ait işgücü formlarını önce ödünç alma, ardından da bunları çalma girişimleridir. İnsanların, bu temellük sürecinde diğer türlerden çok daha başarılı olduğu öne sürülebilir, ama bunun sadece insana özgü olduğu söylenemez.

Belki de işin en ilginç yanı, yırtıcılığı böylesi bir temellük etme girişimi olarak düşünmenin çok kolay olmasına rağmen, aslında insanların en çok taklit ettiği hayvanların otobur sürü hayvanları olması ve uygarlığın da bu sayede ortaya çıkmış olmasıdır. İnsanlar, türsel varoluşlarını, hayvanların ürettiklerini (et, yumurta) alarak değil, Marx ile Engels’in daha önce yazdıkları gibi, “hayatta kalma araçlarını üretmeyi” öğrenerek, tahıllarla beslenerek dönüştürdüler. İnsan, evcilleşen ilk türdü.

http://animalobscura.blogspot.com/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder