28 Ekim 2013 Pazartesi

Will Potter'dan Brezilya'daki kurtarma operasyonu


Brezilya’da eylemciler geçtiğimiz hafta, ilaç endüstrisi için köpekler üzerinde deney yapan bir laboratuardan 200’e yakın beagle cinsi köpeği kurtardı. Brezilya’da konuştuğum eylemcilerden birinin anlattığına göre, gösteri hayvanlara kötü muamele eden Instituto Royal laboratuarının dışında 40 kişiyle başlamıştı. Kitle kalabalıklaşıp 150 kişiyi bulunca içerdeki köpeklerin  çığlıklarını duymaya başlamışlar. Bazı eylemciler binaya girip kafesleri açarak köpekleri kurtarmaya başlamış.
Korkunç koşullar altında tutulan 200’e yakın köpek derhal bölgedeki veteriner kliniklerine götürüldü. Bazılarının uzuvları kesilmişti, bazılarında tümörler vardı. Bir köpeğin iki gözü de çıkarılmıştı.
Kurtarma operasyonundan sonra Instituto Royal soruşturma amacıyla kapatıldı. Laboratuar yetkilileri, polis kaçırılan beagle’ları bulursa onları sahiplendireceklerini söylüyorlar. Ama kurtarma eyleminin “terörizm” kategorisine girdiğini iddia etmekten de geri kalmıyorlar. İşte “terör” eyleminin vesikaları:







26 Şubat 2013 Salı

Deniz Kabukluları



Marko Ristić, Sandıktaki Deniz Kabukluları (Ljuskari na prsima), 1930

Birgün Gérard de Nerval, boynuna tasma geçirdiği canlı bir istakozu Palais-Royal’in bahçelerinde gezdirmeye çıkmış. Ahali şaşkın bakışlarla etrafına toplanmış, bu ilginç ikiliye bakıp gülmekten  kırılıyorlarmış. Arkadaşlarından biri neden kendini bu kadar gülünç duruma soktuğunu sorunca Nerval şöyle cevap vermiş: “Gülecek ne var? Köpekleri, kedileri ve envai çeşit pis ve gürültücü evcil hayvanı gezdirmeyi biliyorsunuz. Benim istakozum son derece mülayim, canayakın ve temiz bir hayvan; hem hiç olmazsa derinliklerin gizemlerine aşina!”
Bir ressam dostum birgün bana çekirge aslan kadar büyük olsa dünyanın en güzel hayvanı olurdu, demişti. Dev bir istakozun, ev kadar büyük bir yengecin, ağaç kadar uzun bir karidesin ne kadar güzel olacağını düşünün! Deniz kabukluları; kumsalda oynayan çocukları büyüleyen muhteşem mahluklar, leşle ve artıklarla beslenen su altı vampirleri… Hem ağır hem hafif, hem müstehzi hem acayip, sessiz ve ağırbaşlı hayvanlar…
Tüm bu hayvanlar kabuk değiştirir, yaşlanır, sevişir ve ölürler. Ne acı çekip çekmediklerini biliyoruz, ne de ahlak üzerine veya toplum düzeni üzerine fikirleri olup olmadığını. Alfred Jarry’ye bakarsanız, bir istakoz bir kutu sığır konservesine âşıkmış.*
Deniz kabukluları, etleri kurumasın diye canlı canlı kaynar suya atılarak pişirilirler.

JACQUES BARON

*Alfred Jarry, Patafizikçi Dr. Faustroll’un Davranış ve Görüşleri, çev. Işık Ergüden (Ankara: Dost Yayınları, 2003), s. 221-222.




25 Ocak 2013 Cuma

Each year more animals depart





Each year more animals depart.
only pets and carcasses remain,
and the carcasses living or dead
are from birth
ineluctably and invisibly
turned into meat.
"I believe it's completely feasible,"
said Bob Rust
of Iowa University,
"to specifically design
an animal for hamburger."

Elsewhere
the animals of the poor
die with the poor
from protein insufficiency.

Now that they have gone
it is their endurance we miss.
unlike the tree
the river or the cloud
the animals had eyes
and in their glance
was permanence.

JOHN BERGER ("They Are The Last")
   

19 Ocak 2013 Cumartesi

Kurban


İnsan ile hayvan arasındaki felsefî sınır beni giderek daha fazla ilgilendirmiştir; bu aynı zamanda, kültür ile doğa arasındaki geleneksel sınırı da masaya yatırmak anlamına geliyor. Bu meseleyi, hümanizmi en derinlemesine sorgulamış iki düşünür üzerinden irdelemeyi seçtim: Heidegger ve Lévinas. İkisi de, geleneksel özne kavramını eleştirseler de, insanlar ile hayvanlar arasında mutlak bir ayrım olduğunu savunmaları bakımından hümanisttirler. İnsanın ayrıcalıklı konumunun tesis edilmesi için hayvanların kurban/feda edilmesi ve yenmesi gerekir. Lévinas bile, kurbanı feda etmeye razı değildir.

JACQUES DERRIDA

27 Eylül 2012 Perşembe

Yazarlar ve Kediler (II)


Jorge Luis Borges
İlham perisi olarak kedi fikri, kediler hakkında yazmanın tarihi üzerine düşünmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Yazar kedide bir tür yaratıcılık ideali görüyorsa, bu idealleştirme uygarlığın gelgitleri içinde nasıl şekillenmiştir?

15 Eylül 2012 Cumartesi

Yazarlar ve Kediler (I)


Ernest Hemingway’in altı parmaklı kedilerinin torunları olan yaklaşık 60 kedi bugün hâlâ onun Key West’teki sahil evinde yaşıyor. William Burroughs, “kedilerimle ilişkim beni ölümcül ve amansız bir cehaletten kurtardı” diye yazıyor; ve 1997 yılına ait bir fotoğrafta, ölüm döşeğindeki Burroughs’a kendine özgü anlaşılmaz bir merasimle veda etmekte olan kürklü yoldaşı görülüyor. 20. yüzyılın önde gelen kimi yazarlarının kedileriyle samimi pozlarda görüntülendikleri yığınla fotoğraf bir yana, şiirden romana ve denemeye kadar, dünya edebiyatı, köpeklerle kıyas kabul etmeyecek kadar çok kedi karakteriyle ve kedi sembolizmiyle doludur. 

Colette, Mark Twain, Sylvia Plath, Françoise Sagan, Raymond Chandler, Bernard Shaw, Ray Bradbury: hepsi kedi sevdalısıdır ve kediler hakkında yazarlar. Bu konuda daha yığınla örnek verilebilir, bu nedenle yazarların hiç tartışmasız “kedici” olduklarını söylesek kâfi. Peki edebiyat eleştirisinin göz ardı ettiği bu olgudan ne çıkarabiliriz? Yazarların kedilere olan doğal eğilimini anlamak, dil hâkimiyetinin oluşmasında payı olan bir unsura da ışık tutabilir mi? 

Ernest Hemingway

14 Eylül 2012 Cuma

Naveen Thomas: Ses Heykeli





Bu yılın Ocak ayında Yeni Delhi’deki Ulusal Güzel Sanatlar Akademisi’nde Naveen Thomas’ın bir “ses heykeli” sergilenir. Bakır teller ve telsiz vericileriyle döşenmiş bir odaya güvercinler yerleştirilir. Güvercinler tellere kondukça, bakır alıcılar harekete geçer ve böylece güvercinler tarafından icra edilen rastlantısal bir “gürültü müziği” ortaya çıkar. Güvercinlerin bu şekilde kullanılmasına karşı çıkan bazı veteriner hekimler, dar bir mekândaki bu yüksek frekanslı seslerin kuşların işitme duyusuna ciddi zarar verdiğini iddia etse de, sanatçı güvercinlere, onları aldığı yerdekinden çok daha iyi muamele ettiğini söyleyerek eserini savunur; gerekirse sanat için maymunları da kullanabileceğini ekler. 

Wim Delvoye: Sanat Çiftliği





Belçikalı sanatçı Wim Delvoye 1997’den beri canlı domuzlara dövme yapıyor. Batı ülkelerindeki hayvan refahı kanunlarının nispeten sıkı olmasından ötürü, Pekin’de kendine ait bir domuz çiftliği satın almış ve orada Çinli dövme tasarımcılarıyla birlikte çalışıyor. Louis Vuitton logolarından Walt Disney karakterlerine, Rus mahkûmların kullandığı dövme desenlerine kadar çeşit çeşit desenle boyanan domuzlar, yeterince büyüdükten sonra öldürülüyor, ya doldurularak ya da derileri yüzülerek koleksiyonculara satılıyor. Domuz derisi “tuvallerin” tanesi 100 bin avroya kadar alıcı buluyor. İşin ilginç tarafı, Wim Delvoye’in vejetaryen olduğunu iddia etmesi.


"Aşklar ve Köpekler"





13 Eylül 2012 Perşembe

Guillermo Vargas: Teşhir No. 1




Sanatçı Guillermo Vargas 2007’de Nikaragua’daki bir sergi için çocuklara para vererek sokaktan başı boş bir köpek yakalamalarını söyler. Köpeği bir duvara bağlar, duvarda köpek mamasıyla yazılmış “Ne Okuyorsan Osun” yazısı vardır. Ardından internette ve medyada, galerideki içler acısı fotoğraf eşliğinde, köpeğin açlıktan ölmeye terk edildiği haberleri dolaşmaya başlar. Vargas’a karşı büyük bir protesto kampanyası başlatılır. 2008 Honduras Bienali listesinden çıkarılması için imza kampanyası düzenlenir ve dünya çapında 4 milyon imza toplanır; işin ilginci kampanyaya sanatçının kendisi de imza atar (bu durumu, bir sanatçı olarak “kendi eserlerine” daima imza atmasıyla açıklar). 

9 Eylül 2012 Pazar

Marco Evaristti: "Helena"



2000 yılında sanatçı Marco Evaristti Danimarka’daki bir müzeye içi suyla ve canlı japon balıklarıyla doldurulmuş on adet blender yerleştirir. Helena başlığını taşıyan eserde, blender’ın düğmesine basma şansına sahip olan izleyiciler, bir canlının ölmesine ya da hayatta kalmasına karar verecek yargıçlar konumuna getirilirler. Sanatçı böylelikle ziyaretçileri eylemlerinin etik sonuçlarıyla yüzleşmeye davet ettiği iddiasındadır ve yaptığının bir toplumsal "deney" olduğunu söyler. Aslında blender’ın düğmesine basıldığında ne olacağı gayet açık olduğundan, ortada uzun uzadıya üzerinde düşünülmesi gereken bir etik mesele de yoktur. Sonuçta iki izleyici düğmeye basar (bazı iddialara göre bu, sansasyonel bir haber yaratmak isteyen gazetecilerin marifetidir). Hayvan refahı yasalarının ihlal edildiği gerekçesiyle açılan davanın hâkimi, japon balıkları “eziyet çekmeden, ânında öldükleri” için yasa ihlali olmadığına karar verir.


"Aşklar ve Köpekler"



Banksy: "Barely Legal"





Meşhur sokak sanatçısı Banksy, 2006’da Los Angeles’taki ilk kişisel sergisinde, 37 yaşındaki bir fili galeri enstalasyonunda kullandığı duvar kâğıdının desenlerine boyayarak sergiler. Teşhirin amacının, dünya çapında görmezden gelinen yoksulluk sorununa dikkat çekmek olduğu açıklanır. Serginin açılışına Cameron Diaz, Colin Farrel gibi Hollywood yıldızları davetlidir. Banksy her zaman olduğu gibi ortada yoktur. Tai isimli fil, boyanmış vaziyette, meraklı kalabalıkların ve gazetecilerin akınına uğrayan galeride üç gün boyunca sergilenir.

Joseph Beuys: "Ben Amerika'yı Seviyorum Amerika da Beni"



1974’te Joseph Beuys, kendini bir koyoteyle [kır kurdu] birlikte bir hafta boyunca New York’taki Rene Block galerisinin odalarından birine kapatır. Koyote, Kuzey Amerika yerlileri nezdinde adeta kutsal bir hayvandır. ‘Beyaz adam’, o topraklarda hâkimiyetini kurduktan sonra Amerikan yerlilerine uyguladığı katliamın bir benzerini de bu yaban hayvana karşı yürütmüş, koyotenin “kökünü kazımak” için türlü türlü yöntemler denemiştir. ABD orduları Vietnam’da bulunduğu sürece ABD’den gelen sergi davetlerini geri çevireceğini söyleyen Beuys’un, savaşın ardından Amerika’daki ilk performanslarından birinde ülkenin kirli geçmişine göndermede bulunması anlamlıdır. Galerideki kurdun, kendi bölgesinin sınırlarını çizmek için, her gün görevlilerce odaya bırakılan Wall Street Journal nüshalarına, yani Amerikan materyalizminin bu amblematik nesnelerinin üzerine işemesi de anlamlıdır. Fakat sonuçta Beuys’un performansındaki bütün bu anlamlar, sanatçının ve görevlilerin sürekli manipüle ettiği koyotenin tepkilerini gözetleyen ve kaydeden insanlar –en başta da bizzat Beuys tarafından inşa edilir. Koyote ise sadece kapatıldığı mekânın koşullarına adapte olmaya çalışmaktadır. "Şaman" rolüne soyunan sanatçı, hayvanlarla deney yapan bir bilim adamına, galeri laboratuara dönüşmüştür. Koyoteyle “diyaloğa girdiği” iddiasında olan Beuys, performansıyla ilgili şu açıklamayı yapar: “ABD’nin psikolojik travma noktasına temas ettiğime inanıyorum: Kuzey Amerika yerlisiyle, Kızılderili’yle yaşanan o Amerikan travması.” Fakat her şeyden önce Beuys, eşit bir diyalog için gereken önkoşulları göz ardı etmiştir. Kuşkusuz kendi isteği dışında galeriye getirilip kapatılmış olması bir yana, Beuys kendisini kışkırtmadığı sürece bir köşede uyumaya çalışan koyotenin davranışlarından, sanatçıyla iletişim kurmaya hiç de istekli olmadığı görülür. Sonuçta galeriye kapatılarak bir insanla temasa zorlanan koyote, tüm anlamlandırmalara rağmen, "evcilleştirilen" ve rezervasyonlara kapatılan Kızılderilileri hatırlatır.

7 Eylül 2012 Cuma

Tom Otterness: "Dog Shot"






1977’de, henüz sanat kariyerinin başındaki Tom Otterness, bir hayvan barınağında kimse sahiplenmediği için uyutularak öldürülmeyi bekleyen bir köpeği sahiplenir. Ardından, bir hafta kadar sonra, köpeği bir çite bağlar ve silahla vurarak öldürür. Bütün bu süreci filme kaydeder ve film bir galeride gösterilir. O dönemde videoyu izleyenlerden birinin aktarımına göre, Otterness sadece köpeğin öldürülüşünü değil, onu barınaktan almasından, bir hafta boyunca ona bakmasına ve ardından öldürmesine kadar olan tüm süreci filme almıştır. Galerideki ziyaretçiler sonunda köpeğin öldürülüşünü görünce şoka girerler, birçoğu köpeğin gerçekten öldürülmediğini düşünür. Köpeğin gerçekten öldürüldüğü anlaşıldığında sanatçıya herhangi bir ceza verilmez. Köpeğin, sanatçı tarafından öldürülmemiş olsa bile zaten barınak görevlileri tarafından öldürüleceği gerçeği, insanların yoğun tepkisini engellemez. Tom Otterness, 30 yıl sonra bu filmi çektiği için kamu önünde özür diler, yine de tepkiler yüzünden birtakım eser siparişleri geri çekilir. Sanatçı, San Fransisco sokaklarını süsleyen, milyonlarca dolara sipariş edilen sevimli hayvan heykelleriyle tanınmaktadır. Yukardaki resimde, bir köpeğin canlı sanarak kokladığı heykellerinden biri görülüyor.

Jannis Kounellis: "Atlar"



Jannis Kounellis, 1969’da Roma’da bir galerinin duvarlarına on iki at bağlar. Böylece galerinin “steril” mekânını dönüştürmeyi amaçlar. Sanatçı eserinde, André Breton’un, Tatarların atlarına Versay çeşmelerinde su içirmelerinin imkânsızlığıyla ilgili sözlerinden ilham aldığını söyler. Sanatçının galeriyi ahıra, eserlerinin simsarını da seyise dönüştererek sanatın alımlanışında ve yayılmasında etkili olan yapıyı sorguladığı ifade edilir. Performans, kimi eleştirmenlerce Duchamp'nın bir galeriye pisuar yerleştirmesi kadar radikal bulunur; Kounellis'in canlı atları bir sanat galerisinin atıl mekânına yerleştirerek ve "steril" galeri ortamını at dışkısı kokusuyla doldurarak "sanat ile hayatı buluşturduğu" söylenir. On iki sayısının anlamları deşifre edilir: on iki havari, on iki ay, on iki burç... Atlara gelince, onlar gerçekten de galeride aynen bir ahırdaki gibi durmaktadırlar:  hareketsiz, ehlileştirilmiş ve boyunlarından bağlı vaziyette; dışkılamaları ve önlerine konan besini yemeleri dışında bir "canlılık" belirtisi göstermezler. Tüm bu yorumlarda, galerinin "steril" ortamını bozdukları ve kültür ile doğa karşıtlığını söktükleri söylenen atların "doğal ortamı"nın ahır olmadığı; ahırın da, tıpkı galeri gibi, insan uygarlığının imal ettiği ve kültürün cisimleştiği bir mekân olduğu unutulmuş gibidir. Sanatı "ehlileştiren ve hayattan koparan” kurumların nizamını bozan sanatçı, hayatı ehlileştiren uygarlığı olumlar.


"Aşklar ve Köpekler"




17 Ağustos 2012 Cuma

Burjuva “Hassasiyeti”



Vejetaryenliğin üst sınıflara özgü bir bilinç hali olduğundan, evinde kedi ya da köpek besleyen insanların zamanla kazandığı duyarlılığın bir uzantısı olduğundan, “halktan” insanlara kebap yerine soya yemelerini salık vermenin gülünçlüğünden dem vurulur sıklıkla. Onca sorunla boğuşmakta olan insanların kendi dertlerini bir yana bırakıp hayvanları düşünmelerini beklemek için fazlasıyla erken olduğu söylenir.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

vahşet





Bizi gaflete sürükleyen, vahşetle ilgili dar fikrimizdir. Genelde yüreğimizin dayanmadığı şeylere vahşice deriz, yüreğimizin kaldırdığı, bize sıradan gelen şeylerse vahşice görünmez. Dolayısıyla, vahşilik hep başkalarına aittir, fakat ondan uzak duramadığımız için, bize ait olduğu anda onu inkâr ederiz.

Alışkanlığımız (geleneklerimiz, gücümüz) gereği, sadece gizli gizli yıkmayı severiz; korkunç ve büyük yıkımlara –en azından bize böyle görünenlere– karşı çıkarız. Yıktığımızın olabildiğince az farkında olmayı tercih ederiz.

GEORGES BATAILLE, “The Cruel Practice of Art”


2 Mayıs 2012 Çarşamba

Hayvanlara Bakmak III – Beyaz Kuş

                          
                         

Fransa’da, Haute Savoie’nin bazı yerlerindeki köylüler, uzun kış ayları boyunca mutfaklarına ve belki de dua odalarına asmak için tahtadan beyaz kuşlar yaparlar. Epi topu elli gram çeken bu hafif tahta kuşlar, genellikle, hava akımıyla hareket etsinler diye bir ocak rafının veya kirişin üzerine asılır. Bunlar, geleneksel bir kalıba göre işlenmiş, basit, ev yapımı nesnelerdir. Gelgelelim, tam da bu basitliğin verdiği, onlara bakan herkese hoş ve gizemli görünmelerini sağlayan niteliklere sahiptirler.

22 Kasım 2011 Salı

Bilim Adamına Suikast


8 Kasım’da, Meksika’nın Morelos eyaletindeki Cuernavaca kentinin Biyoteknoloji Enstitüsü’nde çalışan biyoteknoloji uzmanı Ernesto Méndez, başını hedef alan bir kurşunla öldürüldü.
Biyoteknoloji uzmanına yönelik suikast, daha önce Meksika’daki Monterrey Teknoloji Enstitüsü’nde iki akademisyenin yaralanmasıyla sonuçlanan 8 Ağustos’taki bombalama eyleminden tam üç ay sonra gerçekleştirildi. Bu eylemin, teknoloji karşıtı bir grup tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştı.
Yaban Hayatı Savunanlar (ITS) adlı grup, 21 Eylül’de yayınladığı son bildiride, daha önce yapılan çeşitli bombalı eylemleri üstlendi ve bundan sonra eylemlerine devam edeceğini, ancak hiçbirini üstlenmeyeceğini açıkladı. Bunun ardından Meksika’da pek çok üniversitede bomba ihbarları yapıldı.
http://waronsociety.noblogs.org/post/2011/11/15/mexico-an-analysis-of-recent-anti-tech-attacks-after-the-murder-of-a-biotechnologist/

3 Temmuz 2011 Pazar

deney hayvanları laboratuarı

"Ülkemizdeki sağlıklı deney hayvanı ihtiyacının karşılanmasını amaçlayan proje ile Bilkent üniversitesi, Cyberpark, GYİAD, Akbank ve Lab x ortaklığı ile düzenlenen iş fikri yarışmasına katılarak 750 proje arasından birincilik ödülünü almaya hak kazanmıştır. 'Sağlıklı üretim ile sağlıklı deney hayvanı, sağlıklı deney hayvanı ile sağlıklı deney, sağlıklı deney ile sağlıklı sonuçlar' fikrine destek veren iş adamlarının sağlamış olduğu yatırım gücü ile iş fikiri gerçeğe dönüşmüştür."

http://www.kobay.com.tr/bizkimiz.html

2 Temmuz 2011 Cumartesi

biz ve onlar


İnsanlar neden hayatlarını hayvanlarla paylaşma ihtiyacı duyarlar? Diğer insanlarla kuramadıkları bağı ikame etmek, insanlarda bulamadıkları duygusal tatmini onlarda bulmak için mi? Sınıfsal statülerini ve zenginliklerini sergilemek için mi? Bakımlarına muhtaç olan bir canlıya “efendilik” taslayarak iktidar ve tahakküm heveslerini tatmin etmek için mi? Yoksa onlarla birlikte yaşamak, altında başka bir saikin aranmasına hacet olmayan, kendine özgü ve benzersiz bir ilişki deneyimi yaşattığı için mi? 

Leslie Irvine, Biz ve Onlar’da bu sorulardan yola çıkıyor. Önce insanların hayvanlarla herhangi bir fayda veya çıkar beklentisi olmadan kurdukları ilişkilerin tarihine bakıyor. Bu kitapta, insanların asırlar boyu “etinden, sütünden, yününden” yararlandıkları evcil hayvanların değil, insanlara “yoldaş” olan hayvanların hikâyesi anlatılıyor. Hikâye kadim dönemlerde başlıyor; avcı-toplayıcılardan Mısır’ın kutsal kedilerine, Ortaçağ’ın cadılarına, Viktorya döneminin “iffetli” köpeklerinden günümüz kentlerinin “pet”lerine ve evsiz köpeklerine uzanıyor. Irvine bize, hayvanların her çağda, insanın kendi benliğini ve “büyük harfle” İnsan’ı inşa etme sürecinin ayrılmaz parçaları olduklarını gösteriyor. İnsanın insan olma sürecinde hayvanlarla kurduğu etkileşimin ortak zeminini gözler önüne seriyor.

Biz ve Onlar, çev. Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları, 2011

kediler üzerinde deney


İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı, İstanbul
Bu çalışmada, akciğer reseptörlerinin normokapnik ve hiperkapnik koşullarda solunum tipi üzerine etkileri kedilere kısmi vagal blokaj uygulanarak araştırıldı. Deneylerde sodyum pentobarbital (30 mg/kg iv) ile anesteziye edilen aortik kemodenerve 10 kedi kullanıldı. Deney hayvanlarında, vaguslar intakt iken, soğuk uygulaması ile miyelinli vagal lişer bloke edildikten sonra vagotomi yapılarak miyelinsiz lişer kesildikten sonra hava ve hiperkapnik gaz karışımları solunması sırasında, soluk hacmi (VT), soluk frekansı (f/dak) ve frenik ENG kaydedildi. Bu parametrelerden solunum dakika hacmi (VE), inspirasyon (TI) ve ekspirasyon (TE) süreleri hesaplandı. Ayrıca ortalama inspiratuar (VT/TI) ve ortalama ekspiratuar akım (VT/TE) hızları saptandı. Bulgularımız, glomus karotikum intakt iken normokapnik koşullarda, yavaş adapte olan (SAR) ve çabuk adapte olan (RAR) akciğer gerim reseptörlerinin inspirasyon süresinin belirlenmesinde etkili olduklarını, buna karşın C-lif reseptörlerinin normokapnide soluk hacminin düzenlenmesinde, hiperkapnide ise ekspirasyon süresinin kontrolünde etkili olduklarını göstermektedir.


7 Haziran 2011 Salı

steve best: IT'S WAR!

Bugün ABD ve Britanya gibi ülkelerde çatışmalara sebep olan esas konular ırk, toplumsal cinsiyet, sınıf, küreselleşme veya savaş değil, hayvanların ve yeryüzünün sömürülmesi. Sınıf mücadelesi dönemi bitti; ana-akım feministler, gey ve lezbiyenler, siyahlar, parçalı kimlik politikalarıyla sisteme zarar vermeyecek biçimde marjinalleşmiş durumdalar; solcular ve postmodernistler de kendi içine kapalı seminer ve konferans ağlarında teori parçalayıp “radikal” olma iddiasındalar. Bu arada, yeni eko-savaşçılar, hayvan esirlere ve yeryüzüne özgürlük talepleriyle karanlık gökyüzünü alevlerle aydınlatıyorlar. Britanya’da bir terör uzmanı, Kuzey İrlanda’yla yaşanan gerilimlerin azalmasından beri hayvan hakları hareketinin ülkedeki en büyük “şiddet” kaynağı olduğunu söylüyor. ABD’de “yurtiçi terörist” gruplar listesinin başında kar maskeli ALF ve ELF üyeleri yer alıyor.

STEVE BEST (“It's War!”)
http://www.drstevebest.org/Essays/ItsWar.htm

radical revolution

3 Haziran 2011 Cuma

ALF'ye katılınmaz, ALF olunur


Bugün buradayım çünkü Colorado’daki “Sheepskin” deri fabrikasını yaktım. Birçok insan yaptıklarımdan pişman olmam gerektiğini düşünüyordur. Herhalde benim de şu an nedamet getirip af dilemem bekleniyor. Emin olun, pişmanlık duysam bunu yapardım. Ama yaptığım hiçbir şey için üzgün değilim. Bu mahkemenin otoritesinden de korkmuyorum. Çünkü zulmedenlerin haklarını ezilenlerin ve zulme uğrayanların haklarından üstün tutan hiçbir yasa sistemi adil değildir. 

8 Mayıs 2011 Pazar

Chelsea Gerlach, 23 kundaklama olayında yer aldığı gerekçesiyle 2007 yılında Oregon'da 9 yıl hapse mahkûm edildi. "The Family" (Aile) adlı hücrenin üyesi olan Gerlach, Ekim 1998'de Bill Rodgers'la birlikte Colorado'daki bir kayak merkezindeki tesisleri kundaklayarak 24 milyon dolar zarara yol açtı.

Bill Rodgers, nam-ı diğer Avalon, Arizona eyaleti Prescott kentindeki Catalyst Infoshop'ın sahiplerindendi. 7 Aralık 2005'te FBI'ın "Backfire" harekâtı kapsamında tutuklandı. 21 Aralık 2005'te hapishanedeki hücresinde ölü bulundu. Polis Rodgers'ın plastik bir poşet kullanarak intihar ettiğini öne sürdü. 

7 Mayıs 2011 Cumartesi


Conspiracy to Commit Arson of United States Government Property and of Property Used in Interstate Commerce; Conspiracy to Commit Arson and Destruction of an Energy Facility; Attempted Arson of a Building; Arson of a Vehicle; Arson of a Building; Destruction of an Energy Facility

JOSEPHINE SUNSHINE OVERAKER


Subject Image Subject Image Subject Image

29 Nisan 2011 Cuma

tabaklardaki holokost

Zulme uğrayanlar, kitleselleştikçe nesneleşirler. Bir sınaî çiftlik veya mezbaha görüntüsü (veya tasvirleri), tıpkı kitleler halinde gaz odalarına giden holokost kurbanları gibi, veya savaşlarda ölen isimsiz kurbanlar gibi, kitlesel bir kıyımın anonim kurbanlarını gösterir; laboratuvarlarda çekilmiş gizli kamera görüntüleri, her biri bakan açısından diğerinden farksız olan yüzlerce “hayvan”ın maruz kaldığı akıl almaz işlemleri gösterir. “Hayvan” kategorisi altında ve mezbaha ya da laboratuvar ortamında, tavuklar, inekler, domuzlar, fareler, tavşanlar gibi birbirinden çok farklı hayvan türleri kitleselleşirler. Hiçbir şey, doğallaştırılmış tanımının sınırları dışına çıkmaz: Mezbaha hayvanların öldürüldüğü yerdir, inekler veya tavuklar insanlar yesin diye öldürülen hayvanlardır, mezbaha çalışanı hayvanları öldüren kişidir, doktorlar hayvanlar üzerinde deney yaparlar

27 Nisan 2011 Çarşamba

dil vs. söylem


İnsan formunu diğer canlılardan ayıran genel özellik —insanı konuşma yetisine sahip bir hayvan olarak gören Batı metafizik geleneğinin savunduğunun tersine— dil değildir; dil ile konuşma arasındaki, semiyotik olan ile semantik olan arasındaki, gösterge sistemi ile söylem arasındaki ayrımdır. Aslında hayvanlar dilden yoksun değildirler, bilakis, daima ve mutlak surette dildirler. Bir ağustos böceğinin sesini duyan Mallarmé’nin, insan sesine karşılık “tek ve bölünmez” diye tanımladığı “bilmeyen yeryüzünün kutsal sesi”, hayvanlarda hiçbir kesintiye ya da bölünmeye uğramaz. Hayvanlar dile girmezler, zaten dilin içindedirler. Oysa insan, önce çocukluk aşamasından geçerek, dil öncesi bir evreden geçerek, bu tek dili böler ve konuşmak için önce kendini dilin öznesi olarak kurmak –ben demek– zorundadır. O halde, dil hakikaten insanın doğasını tanımlıyorsa, o zaman insanın doğası daha kaynağında bölünmüş demektir, çünkü çocukluk ona süreksizliği ve dil ile söylem arasındaki farkı getirmiştir.

GIORGIO AGAMBEN (Infancy and History: The Destruction of Experience)

içkinlik vs. aşkınlık

Hayvanlık, dolaysızlık veya içkinliktir. Bu durum, bir hayvanın diğerini yemesiyle belli olur. Bir hayvan diğerini yediğinde, bu, yeme eylemini gerçekleştiren hayvanın benzerliği veya aynılığı koşuluna dayanır – içkinlikle kastedilen budur. Yiyen hayvanın yenen hayvan karşısında hiçbir aşkınlığı yoktur. İki hayvan arasında fark vardır, ama yiyen hayvan kendini yenen hayvandan bu mesafeyle ayırt etmez. Başka bir hayvan tarafından yenen hayvan, bir nesne olarak verili değildir. Bir nesneyi, bir şeyi, nesne sayılmayı reddeden bir insana bağlayan ilişkiye benzer bir tahakküm ilişkisi söz konusu değildir.
Hayvan dünyasında efendiliğin izi yoktur; onun, üzerinde hâkimiyet kurduğu hiçbir şey, birini bağımsız ötekini bağımlı kılan hiçbir şey yoktur. Hayvanların tümü eşit kuvvete sahip değildir, ama bu sadece niceliksel bir farktır. Aslan, hayvanlar âleminin kralı filan değildir – bu, insanbiçimci bir hurafeden ibarettir. Aslan, hareket eden sularda, daha küçük dalgaların üzerine devrilen büyük bir dalgadır.
Rakibini yenilgiye uğratan bir hayvan, ötekinin ölümünü bir zafer gibi algılamaz – çünkü rakip, ölümünün yeniden tesis edemeyeceği bir sürekliliği bozmuş değildir. Bu süreklilik sorgulanmamıştır. “Galip” çıktığı savaştan sonra bakışlarına sinen kayıtsızlık, içinde yaşadığı dünyayla, suyun su içinde olması kadar bütünleşmiş bir varoluşun göstergesidir.
Bize, içinden çıktığımız bu hayvan yaşamından daha kapalı bir şey yoktur. Bizim düşünme biçimimize, sessiz kainatın göbeğindeki yeryüzünden daha yabancı bir şey yoktur. Hayvan yaşamı, huzursuz edici bir muamma gibi dikilir karşımızda.

GEORGE BATAILLE (Theory of Religion)

bold native

Trailer

16 Nisan 2011 Cumartesi

gün doğmadan -derrida 3

Hayvanlara karşı baskıcı tutumun aksiyomu, Kant’tan Heiddeger’e, Levinas’a ya da Lacan’a kadar -bu söylemler arasında ne fark olursa olsun- Descartesçı söylemle ilgilidir. Belli bir hukuk felsefesi ve insan hakları bu aksiyoma bağlıdır. O halde, hayvanlara değil de, kimi hayvanlar sınıfına, insan haklarına eş haklar sağlamak, yıkıcı bir çelişki olacaktır. Bu çelişki, beslenme için, deneyler vs. için hayvan malzemesinin sömürülmesinin dayanağını oluşturan felsefe ve adalet aygıtını üretir (bu sömürü zorbalıkla, yani gücün kötüye kullanılmasıyla olur). 

Bilinçli ya da bilinçsiz nedenlerle, bir dönüşüm zorunlu ve kaçınılmazdır. Bazen ağır ağır, bazen hızlı ve çabuk olan, insanlar-hayvanlar arası ilişkilerin değişimi, muhakkak ve sadece bir temel kural, bir haklar bildirgesi ya da bir yasa koyucunun buyruklarına ait bir mahkeme biçimini almayacaktır. Bir yasama mucizesine inanmıyorum. Zaten, az ya da çok görgüye dayanan bir biçim önceden beri vardır, bu da hiç yoktan iyidir. Ama bu biçim, endüstriyel hayvan yetiştirme ya da ticaretinin “teknik-bilimsel” hastalıkbilimlerini ve kesimleri engellemez.

Elbette, bunca canlı türleri arasında birtakım aşılmaz sınırlar, indirgenemez farklılıklar vardır. Kim, körlüğü budalalığa vardırmadan bunu yadsıyabilir? Ama İnsan ile Hayvan arasında bir tek sınır, tek ve bölünmez bir sınır yoktur.            

JACQUES DERRIDA (Gün Doğmadan)

gün doğmadan - derrida 2

Jeremy Bentham’ın dile getirmekten pek hoşlandığım bir sözü var: “Sorun, onların konuşup konuşmadıkları değil, açı çekip çekmedikleridir.” Zira evet, biz bunu biliyoruz ve hiç kimse bundan şüphe etmeye cesaret edemez. Hayvan acı çeker, acısını gösterir. Bir laboratuvar deneyine, hatta bir sirk eğitimine tabi tutulduğunda bir hayvanın acı çekmediğini düşünemeyiz. Bir kamyona yığılmış ve doğrudan ahırdan mezbahaya gönderilen, hormonlarla beslenmiş sığırların geçtiğini görünce, onların acı çekmediklerini nasıl düşünebiliriz? Hayvanların acısının olduğunu biliriz, hissederiz bunu. Ayrıca endüstriyel kesimle hayvanlar eskisinden çok daha fazla acı çekerler. 

Gün Doğmadan - Derrida

 Bazıları Hitler’in etyemezciliğinden vejetaryenlere ve hayvan dostlarına karşı kanıt elde etmeye çalışır. Bu gülünç sav, hemen hemen şöyle der: “Nazilerin, özellikle de Hitler’in hayvansever olduklarını unutuyorsunuz! Demek ki hayvanları sevmek insandan nefret etmek veya onu küçük düşürmek demektir! Hayvanlara karşı acıma duygusu Nazi acımasızlığını ortadan kaldırmaz, bu duygu bu vahşetin ilk belirgisidir hatta!” Kanıt bana kaba bir yalan gibi görünüyor. Kim bu kıyas parodisinin bir ikincisini doğrulayabilir? Ve bizi nereye yönlendirecektir? Kusursuz bir hümanizm provası yapmak için hayvanlara karşı kan dökücülüğü çoğaltmaya mı?

Kantçı özerklik, insan onuru, özyönelim ya da ahlaksal özkararlılık kavramlarında, sadece doğa üzerinde bir baskı ve egemenlik tasarısını değil, gerçek bir düşmanlığı, “hayvanlara karşı yönlendirilen” acımasız bir nefreti deşifre ettiğini ileri süren Adorno’nun bir metnini (baştan sona rahatlıkla benimseyerek) çözümlemiştim bir metnimde. Adorno bu yönde çok ileri gider. İdealist bir sistemde gizilgüç olarak hayvanların oynadığı rolle, faşist bir sistem için Yahudilerin oynadığı rolü karşılaştırmaya cesaret eder. Şimdi iyi bilinen ve zaten çoğu zaman inandırıcı bir şekilde kendini kabul ettiren bu mantığa göre, hayvan ve Yahudi figürlerine kadın ve çocuklar da, hatta engelliler de katılacaktır. 

JACQUES DERRIDA (Gündoğmadan, çev. Kenan Sarıalioğlu, Dharma)